14 Aralık 2008 Pazar
Dünyanın Merkezine Yolculuk izle
Beyazperde'de 3 boyutlu film zevkini ilk kez bu kadar gerçekçi yaşayacaksınız! Journey 3D, Nasa teknolojisi ile üretilen ve üç boyutlu sinemaya yepyeni bir soluk getiren Dijital 3D tekniği kullanılarak, canlı oyuncular ile çekilmiş, “animasyon olmayan ilk film” olma özelliğini taşıyor.Konusunu, Jules Verne'in ünlü romanı Dünyanın Merkezine Yolculuk'tan alan filmin başrollerinde Brendan Fraser, Josh Hutcherson ve Anita Briem var.Film, maceraperest bir bilim adamı olan amcası (Fraser) ile, İzlanda'ya giden Sean (Hutcherson), burada onlara rehberlik eden Hannah'nın (Briem), tesadüfen gizli güzellikler ve tehlikelerle dolu bambaşka bir dünya keşfetmelerini konu alıyor.
Sex and the City izle
Filmin konusu, ünlü dizinin HBO TV’deki bitişinden dört yıl sonrasında başlıyor. Carrie Bradshaw, en son Big ile sağlam ve kalıcı bir ilişki kurmak üzeredir. Bu ilişkinin ilk başladığından beri 10 yıl geçmiştir. Artık çıtalar daha yüksektir. Daha çok güven ve potansiyel vardır. Bu nedenle uzun metrajlı filmde zaten var olanın üzerine çok sürprizli yeni gelişmeler eklenir.
Mamma Mia izle
Babasının kimliğini keşfetmeyi ümit eden genç bir kız olan Sophie Sheridan’ın öyküsü, ünlü pop grubu Abba’nın hit şarkıları eşliğinde anlatılıyor. Sophie Sheridan evlenme aşamasına gelmiş genç bir kızdır. Nikâhtan bir gün öncesinde annesi Donna’nın 20 yıl önce ziyaret ettiği Yunan adalarında yaşadığı geçmişinden üç erkek birden getirir.
Demir Adam-Iron Man izle
“Iron Man – Demir Adam” karakterinin, çizgi roman tutkunlarıyla ilk tanışması 1962 yılında oldu. Kısa sürede geniş kitlelerin severek okuduğu çizgi romana dönüşen “Iron Man – Demir Adam”da Çin ordusu için silah yaratmak zorunda bırakılan milyoner sanayici Tony Stark, istemeden yaptığı bu çalışma sırasında kendisi için de gizlice zırh üretiyordu. Böylece Çinliler’in kontrolünden çıkarak onları durdurabileceğine inanıyordu. Çin’den kaçıp ABD’ye geri döndüğünde tehlikeli bir komplonun varlığını keşfedince durdurabilmek için de Demir Adam’a dönüşüyordu.Demir Adam’ın çok ünlü bir de düşmanı vardır. Kısaca M.O.D.O.K. adıyla bilinen bu düşman, sadece öldürmek için dizayn edilmiş beyinsel bir organizmadır. Sallanan sandalyesinde oturan kocaman kafalı bir yaratıktır. Ancak yönetmen Jon Favreau’nun Myspace sitesinde yaptığı açıklamaya göre, Soğuk Savaş dönemini çağrıştırdığı için filmde M.O.D.O.K.’a yer verilmeyecek. Demir Adam’ın düşmanı olarak Mandarin Çinli’si yer alacak.
Kung-Fu Panda izle
Beş yıldan uzun süren bir çalışma sonucunda ortaya çıkan animasyon harikası “Kung Fu Panda”nın üç sloganı var: “Kendi kahramanın ol”, ”Panda-mania başlıyor” ve “Çok muhteşem olacak!"Kung Fu fanatiği panda Po, Huzur Vadisi'ni Kar Leoparı Tai Lung'dan kurtarmak için Kung Fu dünyasına adım atar ve kendisine inanırsa neler yapabileceğini keşfeder.Hayallerinin izini süren panda ayısının masalını, mesajı olan bir eğlencelik şeklinde anlatmaya karar veren film yapımcıları, bu filmi yaparken çeşitli masalların derlemesini yaratmışlar. Hatta “Kung Fu Panda” projesinin doğuşu bile, eski Çin masallarının başlangıcı gibi olmuş.
08 Aralık 2008 Pazartesi
Kara Şövalye izle
Hollywood’un “iyi” kötü sorunu
Eğer gittiğiniz film iyiyle kötünün savaşını anlatan, ya da bir kötünün hikayesi olan Hollywood yapımı bir filmse kendinize dikkat edin. Çıktığınızda farkında olmadan kötü sempatizanı bir birey haline gelmiş olabilirsiniz. Çünkü yönetmen harikalar yaratmaya çalışırken takdir edilecek kavram üzerinde pek düşünmez. Ortaya çıkaracağı işin yaratacağı ilgi ve başarı daha önemlidir. Ne de olsa diğer sanat dallarında olduğu gibi sinemanın da esnetilebilir bir anlayışı vardır. Hiç olmadı, mesaj kaygısı sanat için bir kural değildir der işin içinden çıkar. Sinemada harikalar yaratan birçok ünlü yönetmenin filmografisinde gerçeküstü bir kötü vardır mutlaka. İyiyi övüp, kötüyü yermenin sıradanlığını mükemmel özelliklere sahip kötü karakterlerle aşmaya çalıştılar. Zeki, yakışıklı, ağzı laf yapan, psikoloji ve felsefeden çakan, muhteşem espriler yapabilen ve her seferinde mutlaka kazanan kötüler yönetmenlerin kendini ispatladıkları denemeler oldu hep. Çoğu için yaptıkları sadece bir filmdi. Üstelik bu kötüler filmleri birer kült haline getiriyor; dahası seyirci tarafından yere göğe sığdırılamıyordu. Alan razı veren razıyken neden aşlarına su katsınlardı ki? Sinema tarihinin öne çıkan kötülerine baktığımızda pek de haksız olmadığımızı görüyoruz. Joker İlk Kez 1989 yapımı Tim Burton İmzalı Batman filminde Jack Nicholson’ın muhteşem oyunculuğuyla beyazperdeye aktarılan tarihin en absürd karakteri, bu yıl sinemalara The Dark Knight (Kara Şövalye) filminde Heath Ledger’ın akıllara ziyan oyunculuğuyla geri döndü. Ağzının iki tarafından kulaklarına kadar uzanan iğrenç yaraları, palyaço maskesi ve yalanıp durması bile seyircide antipatik duygular oluşturmadı. Deha gerektiren ölüm planları, her biri üzerinde kitap yazılacak derinlikte felsefi cümleleri ve Batman’in karizmasını yerlerde süründüren küstah tavrıyla seyirciden bol bol alkış aldı. Elinde bıçak ya da tabancayla etrafa ölüm saçarken bile gösterdiği özgüven ve rahatlıkla hem kendini hem de seyirciyi fazlasıyla eğlendirdi. Filmi izleyen on iki yaşından küçük bir çocuğun “Anne bizde eve bir joker alalım, benimde bir jokerim olsun istiyorum.” demesi işten bile değil. Neyse ki film 13+. Bu yaş grubu çocuklar en azından kolayca ulaşamayacaklar filme. Anneler de evde joker besleme fikriyle uğraşmak zorunda kalmayacaklar. Hannibal Lecter Jokerden önce sinemanın defalarca en “Kötü” kötüsü seçilen Hannibal Lecter vardı bir sinema fenomeni olarak. Adam kariyer sahibi bir doktordur, takım elbiseyle dolaşır, zeki ve megalomandır ama bir sorunu vardır; insan eti yemektedir. “Kim ölmüş ki insan eti yemekten” diyorsanız çok haklısınız. Çünkü adamımız hala hayatta ve hatta flört etmek üzere olduğu güzel bir sevdiceği bile var. İçin için Hanniba’la abayı yakmış olan güzel dedektif Clarice Starling ikinci bölümde Hannibal uğruna yarım düzine adama kıydı. Jigsaw Jigsaw, başlı başına bir ders konusudur. Vahşi yöntemlerle kurbanlarının ölümüne yol açıyor, ölüme ve polise meydan okuyor. Ama bunun ne önemi var ki? O zeka fışkıran akıl almaz oyunları takdire şayandır. İnternet ortamındaki çeşitli forumlarda adamımız hakkında yazılanları okurken ürpermemek elde değil. “Ben katil değilim. İnsanların hayatlarının değerini bilmesini istedim.” repliğiyle çoğu izleyici gözünde anında aklandı. Bu savunmayla mahkemeden bile yırtabileceği düşünülüyordu ama tutuklanacak kadar uzun ömürlü olmadı. Tony Montana Hollvwood’un bu huyu yeni edindiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. İşte 83 yapımı Brian De Palma imzalı “Scarface”… Kadın ve çocukların yaşam haklarına saygılı ince ruhlu acımasız mafya babası Tony Montana’ın hırsı, açgözlülüğü ve cesaretiyle gelen yükselişini anlatan De Palma günümüzde hala konuşulan bir beyazperde efsanesi yarattı. Şüphesiz Tony Montana için çok şey söylenebilir; kaba, cahil, romantik, çıkarcı, acımasız, hırslı, gözüpek, kalleş ve daha birçok kavramla adlandırmak mümkün. Montana film buyunca alkol, sigara, uyuşturucu üçlüsüyle kombine edilip seyirciye servis edilirken konuştuğu her iki kelimeden biri küfür içeriyordu. Fakat Montana film boyunca söylediği şahane repliklerle akıllarda yer etti. Bunlardan birinde restoranda yemek yemektedir. Karısıyla kavga eder ve kendilerini izleyen diğer müşterilere dönerek “Benim gibi insanlara ihtiyacınız var.. Parmağınızı uzatır ‘İşte kötü insan’ dersiniz. Bu sizi iyi adam mı yapıyor? . Benim için sorun yok. Ben hep doğruyu söylerim. Sizse yalancısınız. Evet ben kötüyüm; ama siz daha kötüsünüz.” der. Bu sahneden sonra hangi seyirci Montana’ya kızabilir ki? Alex 1999’da hayata gözlerini yuman dahi yönetmen Stanly Kubrick 1971 yapımı A Clockwork Orange “Otomatik Portakal” filminde yeri doldurulamayacak bir karaktere imza attı. Cinsi sapık, hırsız, katil, kötü evlat Alex; işlediği suçları sosyalleşme anlayışı içinde öylesine basitçe ve eğlenceli bir şekilde yapıyor ki; yaptıkları karşı tarafın insan olduğu gerçeğinin önüne geçiyor. Filmin baskın bir mizah içermesiyle suç kavramı hafifledikçe hafifliyor. Alex filmin sonunda kazanan taraf olarak son golü atıp kapanışı yapıyor. Otomatik Portakal vizyona girdiği yıllarda gençler üzerinde azımsanmayacak oranda kötü etkiler oluşturarak İngiltere gibi bir ülkede yasaklanmaya kadar gitti. Alex’i taklit etmeye başlayan gençler suç işleme oranında artışa neden olmuştu çünkü. Buna rağmen popülaritesinden bir şey kaybetmeyen filmi adam akıllı eleştiren kimse olmadı. Hedefte Stanly Kubrick ve entelektüel sineması varken kim ne diyebilirdi ki? Bir zamanlar Türk Sineması’nda Erol Taş, Nuri Alço, Coşkun Göğen, Aliye Rona gibi oyuncuların hayat verdiği, insanı kötüden ve kötülükten tiksindiren karakterler vardı. Seyrederken mide fesadı geçirmemize neden olur, bela okumalara maruz kalırlardı. Filmin sonunda mutlaka cezalarını bulur, “İyiler daima kazanır, kötülük cezasız kalmaz” anlayışına gönderme yaparlardı. Biz de dalga geçer dururduk da yönetmenlerimizin ne hikmete binaen bu kadar abarttığını oturup düşünmezdik.
Eğer gittiğiniz film iyiyle kötünün savaşını anlatan, ya da bir kötünün hikayesi olan Hollywood yapımı bir filmse kendinize dikkat edin. Çıktığınızda farkında olmadan kötü sempatizanı bir birey haline gelmiş olabilirsiniz. Çünkü yönetmen harikalar yaratmaya çalışırken takdir edilecek kavram üzerinde pek düşünmez. Ortaya çıkaracağı işin yaratacağı ilgi ve başarı daha önemlidir. Ne de olsa diğer sanat dallarında olduğu gibi sinemanın da esnetilebilir bir anlayışı vardır. Hiç olmadı, mesaj kaygısı sanat için bir kural değildir der işin içinden çıkar. Sinemada harikalar yaratan birçok ünlü yönetmenin filmografisinde gerçeküstü bir kötü vardır mutlaka. İyiyi övüp, kötüyü yermenin sıradanlığını mükemmel özelliklere sahip kötü karakterlerle aşmaya çalıştılar. Zeki, yakışıklı, ağzı laf yapan, psikoloji ve felsefeden çakan, muhteşem espriler yapabilen ve her seferinde mutlaka kazanan kötüler yönetmenlerin kendini ispatladıkları denemeler oldu hep. Çoğu için yaptıkları sadece bir filmdi. Üstelik bu kötüler filmleri birer kült haline getiriyor; dahası seyirci tarafından yere göğe sığdırılamıyordu. Alan razı veren razıyken neden aşlarına su katsınlardı ki? Sinema tarihinin öne çıkan kötülerine baktığımızda pek de haksız olmadığımızı görüyoruz. Joker İlk Kez 1989 yapımı Tim Burton İmzalı Batman filminde Jack Nicholson’ın muhteşem oyunculuğuyla beyazperdeye aktarılan tarihin en absürd karakteri, bu yıl sinemalara The Dark Knight (Kara Şövalye) filminde Heath Ledger’ın akıllara ziyan oyunculuğuyla geri döndü. Ağzının iki tarafından kulaklarına kadar uzanan iğrenç yaraları, palyaço maskesi ve yalanıp durması bile seyircide antipatik duygular oluşturmadı. Deha gerektiren ölüm planları, her biri üzerinde kitap yazılacak derinlikte felsefi cümleleri ve Batman’in karizmasını yerlerde süründüren küstah tavrıyla seyirciden bol bol alkış aldı. Elinde bıçak ya da tabancayla etrafa ölüm saçarken bile gösterdiği özgüven ve rahatlıkla hem kendini hem de seyirciyi fazlasıyla eğlendirdi. Filmi izleyen on iki yaşından küçük bir çocuğun “Anne bizde eve bir joker alalım, benimde bir jokerim olsun istiyorum.” demesi işten bile değil. Neyse ki film 13+. Bu yaş grubu çocuklar en azından kolayca ulaşamayacaklar filme. Anneler de evde joker besleme fikriyle uğraşmak zorunda kalmayacaklar. Hannibal Lecter Jokerden önce sinemanın defalarca en “Kötü” kötüsü seçilen Hannibal Lecter vardı bir sinema fenomeni olarak. Adam kariyer sahibi bir doktordur, takım elbiseyle dolaşır, zeki ve megalomandır ama bir sorunu vardır; insan eti yemektedir. “Kim ölmüş ki insan eti yemekten” diyorsanız çok haklısınız. Çünkü adamımız hala hayatta ve hatta flört etmek üzere olduğu güzel bir sevdiceği bile var. İçin için Hanniba’la abayı yakmış olan güzel dedektif Clarice Starling ikinci bölümde Hannibal uğruna yarım düzine adama kıydı. Jigsaw Jigsaw, başlı başına bir ders konusudur. Vahşi yöntemlerle kurbanlarının ölümüne yol açıyor, ölüme ve polise meydan okuyor. Ama bunun ne önemi var ki? O zeka fışkıran akıl almaz oyunları takdire şayandır. İnternet ortamındaki çeşitli forumlarda adamımız hakkında yazılanları okurken ürpermemek elde değil. “Ben katil değilim. İnsanların hayatlarının değerini bilmesini istedim.” repliğiyle çoğu izleyici gözünde anında aklandı. Bu savunmayla mahkemeden bile yırtabileceği düşünülüyordu ama tutuklanacak kadar uzun ömürlü olmadı. Tony Montana Hollvwood’un bu huyu yeni edindiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. İşte 83 yapımı Brian De Palma imzalı “Scarface”… Kadın ve çocukların yaşam haklarına saygılı ince ruhlu acımasız mafya babası Tony Montana’ın hırsı, açgözlülüğü ve cesaretiyle gelen yükselişini anlatan De Palma günümüzde hala konuşulan bir beyazperde efsanesi yarattı. Şüphesiz Tony Montana için çok şey söylenebilir; kaba, cahil, romantik, çıkarcı, acımasız, hırslı, gözüpek, kalleş ve daha birçok kavramla adlandırmak mümkün. Montana film buyunca alkol, sigara, uyuşturucu üçlüsüyle kombine edilip seyirciye servis edilirken konuştuğu her iki kelimeden biri küfür içeriyordu. Fakat Montana film boyunca söylediği şahane repliklerle akıllarda yer etti. Bunlardan birinde restoranda yemek yemektedir. Karısıyla kavga eder ve kendilerini izleyen diğer müşterilere dönerek “Benim gibi insanlara ihtiyacınız var.. Parmağınızı uzatır ‘İşte kötü insan’ dersiniz. Bu sizi iyi adam mı yapıyor? . Benim için sorun yok. Ben hep doğruyu söylerim. Sizse yalancısınız. Evet ben kötüyüm; ama siz daha kötüsünüz.” der. Bu sahneden sonra hangi seyirci Montana’ya kızabilir ki? Alex 1999’da hayata gözlerini yuman dahi yönetmen Stanly Kubrick 1971 yapımı A Clockwork Orange “Otomatik Portakal” filminde yeri doldurulamayacak bir karaktere imza attı. Cinsi sapık, hırsız, katil, kötü evlat Alex; işlediği suçları sosyalleşme anlayışı içinde öylesine basitçe ve eğlenceli bir şekilde yapıyor ki; yaptıkları karşı tarafın insan olduğu gerçeğinin önüne geçiyor. Filmin baskın bir mizah içermesiyle suç kavramı hafifledikçe hafifliyor. Alex filmin sonunda kazanan taraf olarak son golü atıp kapanışı yapıyor. Otomatik Portakal vizyona girdiği yıllarda gençler üzerinde azımsanmayacak oranda kötü etkiler oluşturarak İngiltere gibi bir ülkede yasaklanmaya kadar gitti. Alex’i taklit etmeye başlayan gençler suç işleme oranında artışa neden olmuştu çünkü. Buna rağmen popülaritesinden bir şey kaybetmeyen filmi adam akıllı eleştiren kimse olmadı. Hedefte Stanly Kubrick ve entelektüel sineması varken kim ne diyebilirdi ki? Bir zamanlar Türk Sineması’nda Erol Taş, Nuri Alço, Coşkun Göğen, Aliye Rona gibi oyuncuların hayat verdiği, insanı kötüden ve kötülükten tiksindiren karakterler vardı. Seyrederken mide fesadı geçirmemize neden olur, bela okumalara maruz kalırlardı. Filmin sonunda mutlaka cezalarını bulur, “İyiler daima kazanır, kötülük cezasız kalmaz” anlayışına gönderme yaparlardı. Biz de dalga geçer dururduk da yönetmenlerimizin ne hikmete binaen bu kadar abarttığını oturup düşünmezdik.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
